0-5 Yaş Arası Çocukların Bilişsel Ve Duyuşsal Özellikleri

Anne karnı nasıl içinde büyüyen bebeği örtüyor ve koruyorsa; bebek dünya’ya geldikten sonra da, bu örtü ve koruma görevini “anne sevgisi ve şefkati” almalıdır. Baba, hem doğum öncesi hem de sonrasında, bu örtü ve koruma sisteminin hemen yanı başında yer almalıdır. Bu durum sistemi daha güçlü ve etkili hale getirebilmektedir. Bebekler; kendileri ile birlikte daha fazla zaman geçiren kişiye değil, kendisine daha fazla ilgi, sevgi ve şefkat gösteren bireylere bağlanmaktadırlar.

Bu bağlamda; çalışan annelerin çocuklarının az da olsa dolu dolu birlikte zaman geçirildiğinde; anneleri ile birlikte büyüyen çocuklardaki gibi temel güven duygusunu kazandıkları görülmektedir. Günümüzde; hem anne hem de babanın çalıştığı ailelerde, yaşanan sorunların çocukların anneden uzak kalması ile açıklanması son derece yanlış görünmektedir. Eğer öyle olsaydı; annesi çalışmayan çocukların daha az sorunlu olması beklenirdi.

Bebekler bir sosyal çevre içine doğarlar. Bu sosyal çevre; anne, baba, (varsa) kardeş’ten oluşur. Bunu hemen; aynı sosyal çevrenin içinde olmasına rağmen ikinci planda kalan, dede, babaanne, anneanne, dayı, teyze ve hala izlemektedir. Bu nedenle; sosyal yapının bebeğe karşı tutumlarında tutarlılık olması, bebeğin temel güven ve sevgiyi kazanmasında çok önemlidir. Bebek; bir yaş civarında yürüme ve konuşma egzersizlerine başlar. Bu hem bebeklikten çocukluğa geçiş hem de insan olarak yaşama karşı atılmış ilk bağımsız girişimdir. Bu girişimlerin sosyal çevre içinde desteklenmesi birey olma sürecinin başı sayılabilir.

Bu nedenle, sosyal çevrenin aralarına yeni katılan minik bireyi kendilerinden bağımsız, kendine has özellikler, tutumlar geliştirecek bir insan olarak görmelerinin çocuğun bilişsel, duyuşsal ve fiziksel gelişimini olumlu yönde etkileyebileceği söylenebilir. İnsanoğlu, iki yaşına doğru, yürüyerek, tırmanarak, düşerek, dokunarak yaşadığı çevreyi tanımaya çalışan küçük bir kaşif gibidir. Daha fazla konuşur, düşünmenin ve akıl yürütmenin, öğrenmenin kışkırtıcı bilişsel alanına doğru öğrendiklerini biriktirerek derece derece ilerler. Üç yaş civarında evin ve sosyal çevrenin içinde yakınındaki insanların peşinden koşar, sorular sorar ve gördüklerini taklit eder. Bilgileri çoğaldıkça; “Bu ne?”, “Neden”? sorularını daha çok sorar.

Dört yaşında inanılmaz bir aktivite içinde; daha fazla oynar, arkadaşlarıyla değişik etkinlikler planlar ve uygular. Beş yaşında, biraz daha sosyalleşmiş olarak çevresini neden-sonuç ilişkisi içinde tanımaya, neyin iyi, neyin kötü olduğunu anlamaya çalışır.

Oyun doğduğu andan itibaren insanın en önemli gelişim kaynaklarından birisidir. Yeni doğan için; annenin memesi zaman zaman bir oyuncak işlevi görebilir. Hem aile çevremde hem de “gelişim ve öğrenme” derslerimde öğrencilerimden dinlediğim gözlemleri bunu desteklemektedir. İlk ses üretimlerinde; bebeğin kendi kendine çıkardığı seslerde zaman zaman oyun halini alabilmektedir. Bebeğin ellerini, ayaklarını da oyun aracı olarak kullandığı bütün çocuklarda görülmektedir.

Bir yaşından itibaren de; bilinçli olarak çocuğun düzeyine uygun oyuncaklarla uzun uzun atarak, tutarak, ağzına alarak tanımaya ve oynamaya başladığını gözlemlememiz mümkündür. Öyle ise, oyuncak seçimi rastgele yapılamayacak kadar önemli bir etkinliktir. Oysa zaman zaman anne-babaların çocuğun ilgi ve düzeyine göre değil de kendi ilgi ve algılarına göre oyuncak seçtiklerine tanık olabiliriz. Gittiğim her alışverişte; eğer varsa mutlaka oyuncak reyonunu görmeye ve gözlem yapmaya çalışırım. Ve çoğunlukla oyuncak reyonunda çocuklardan çok yalnız yetişkinleri gördüğümü söyleyebilirim. Çocuk konuşmaya başladıktan sonra; oyuncak seçimini çocukla bizzat yapmak daha doğru olmaz mı?

Çocuğun eğitiminin ve yaratıcılığının gelişmesinde önemli bir araç olan oyuncaklar; merakı gidermede ve çevreyi keşfetmede çok işe yararlar. Ancak, yeterince oyuncağa sahip olamamak çocuğu ve dolayısıyla annebabayı rahatsız eden bir durumdur. Oysa, çocuğun etrafında gördüğü her şeyi oyuncağa dönüştürmede olağanüstü bir yaratıcı yeteneği vardır. Özellikle de; mutfak eşyalarını… Oyuncak çocuğun entelektüel gelişimi için çok önemli bir araç olduğu için; oyuncak iyi davranışı ödüllendirmede ya da anne-babanın sevgisini kanıtlamada bir araç olarak kullanılmamalıdır. Dünyanın neresinde doğarsa doğsun bütün çocuklar neredeyse okul çağına kadar giderek azalan bir oranda “ben merkezli”dirler.

Çocukların bu özelliklerinin doğalarının bir gereği olarak kabul edilerek zorla değiştirilmeye çalışılmaması gerekir. Çocuk “ben” diliyle konuşur ve yaşar. Bu; paylaşmayı ve “biz” olgusunu kazanamayacağı şeklinde algılanmamalıdır. Sosyal çevresi paylaştıkça ve “biz” dilini kullandıkça; çocuk daha çabuk ve daha kolay “ben merkezlilik”ten kurtulabilecektir. Anne-babaların, 0-5 yaş arasında; çocuklarının fiziksel gelişim ve bakımına önem verdikleri kadar, bilişsel ve duygusal gelişimlerini de desteklemeleri gerekir. Çocuğun dokunularak sevilmesi yani sevgi ve şefkati somut olarak yaşaması çok önemlidir. Örneğin; çocuk uyuduktan sonra, saçının okşanması, öpülmesi çocuk açısından çok da önemli değildir. Çocuğun sorduğu sorulara mutlaka cevap verilmeli; yalan yanlış bilgiler değil doğru ama çocuğun düzeyine uygun şekilde ifade edilmiş cevaplar verilmelidir. Çocuğun söylenenleri anlaması önemli değildir.

Çünkü; çocuk içtenlikle cevap verildiğini hissettiğinde hem merak duygusu giderilmiş olur hem de kendini değerli hissetmeye başlar. 0-5 Yaş Arasında Yaratıcılık Çocuğun ve gencin yaratıcı olabilmesi için olgu ve olaylara ilişkin sürekli sorular sormaları, dış dünya ile kendi duygu ve düşüncelerini etkileşime sokması gerekmektedir. Öğretmenler, anne-babalar ve akran grubu, yüksek düzeyde yaratıcı çocuk karşısında kendilerini tehdit edilmiş hissederler. Kimi sorular, deneyler ve yeni (farklı) düşünceler onların canını sıkar. Bu nedenle de; yetişkinlerin cevap ve tepkileri çocukta yaratıcı süreçlerin engellenmesi sonucunu çıkarabilir.

Yukarda anlatılanlar da göstermektedir ki; çocuğun gereksinimi sevgidir. Sevgi açısından doyurulan çocuk, temel güven duygusunu daha kolay kazanabilmektedir. Temel güven duygusu kazandırılmış olan çocuk; kendini değerli hissetmekte ve çevresinde yaşanılanlara karşı daha duyarlı hale gelebilmektedir.Bu da merak ve öğrenme düzeyini artırarak, hem bilişsel hem de duygusal olgunluğu sağlamaktadır. İki yaşında bir çocuğun ayakkabılarını kendisinin giydiğini sevinçle söylemesi, çocuk açısından çok önemli bir yaşantıdır. Ancak, anne ya da babanın bunu algılayamayarak çocuğa ayakkabısını ters giydiğini söylemesi acaba çocukta ne tür olumsuz yaşantılara neden olur? Çevresindeki her hangi bir nesne ya da canlıyı göstererek “ne olduğunu” sorması; yetişkinler tarafından geçiştiriliyor, yarım ağız cevap veriliyor veya hiç cevap verilmiyorsa; ihtimal ki, çocukta çok da sevinçle karşılanmayacaktır! Daha da kötüsü çocuk “benim bir şey bilmem gerekmiyor” diye düşünebilecektir. “Ben nasıl doğdum?” sorusuna; seni leylekler getirdi, hastanede bulduk, seni kapıya bırakmışlar, komşudan aldık…vb. cevaplar verildiğinde, çocuk kendini evrende bir yere yerleştirmeye, sosyal yaşama karşı aitlik duygusunu kazanma çabasına karşılık ihtimal ki değersiz, kafası karışmış ve boşlukta hissedecektir. Buradaki en önemli sorun nasıl cevap verileceğidir.

Bunun için standard bir cevap geliştirmek son derece sakıncalı olabilir. Çünkü; her çocuk, sosyo-kültürel ve ekonomik olarak farklı olmakla kalmaz, aynı zamanda bireysel olarak da diğerlerinden bilişsel ve duyuşsal olarak farklılıklar gösterebilmektedir. Çocuğa verilecek cevabın ne olacağından çok, cevabın çocukta olumsuz yaşantılara yol açmamasına çalışılmalıdır. Aşağıda olumsuz cevap örneklerinden bir kaçı verilmektedir.

-Sen anlamazsın.

-Bilmiyorum, bilmek zorunda da değilim.

-Annene (Babana) sor.

-Şu anda işim var.

-Küçükler büyüklerine böyle sorular sormazlar.

-Neden böyle saçma sapan sorular soruyorsun, ben senin yaşındayken böyle sorular sormazdım.

-Bıktım senin sorularından.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir